Süreğen bir hastalığı olan bir insan zihni sürekli orası ile meşgul olur. Ağrıyan eklemleri, sabah tutuk olma hali, ilaç başlanmışsa ilaçları, yan etkiler, şekli giderek bozulan eklemler, günlük işlerini yaparken yaşadığı zorluklar, giderek azalan sosyal yaşam, zihni meşgul edecek onlarca, yüzlerce negatif durum.
Hasta eğer bana ilk kez geliyor ise öncelikle bir günü nasıl geçiyor onu bilmek isterim, sabah kalkıp gece yatana kadar neler yapıyor, nelerle, kimlerle etkileşime giriyor, çalışıyor ise nasıl bir ortamda çalışıyor, masası ya da odası iş yerinde nerede, kahvaltı yapıyor mu, çay mı kahve mi seviyor, araba mı toplu taşıma mı kullanıyor, hep evde ise gün içinde evden kaç kez dışarı çıkıyor ve ne için çıkıyor, yani ilk kez gördüğüm hastamı önce bir insan olarak tanımaya, onun bu hastalığı ile birlikte geçirdiği, beraber sürdürdüğü yaşamını anlamaya çalışırım. Bu bir günde hakim, baskın olarak hangi duyguları taşıyor, hastalığı onun gündelik yaşamına hangi duyguları ekip, besliyor ve büyütüyor? Hastalığından bağımsız olarak yaşamında ne gibi zorluklar çıkıyor önüne, bu zorluklarla nasıl başa çıkıyor? Özellikle geçinemediği, hatta çok ta hoşlanmadığı, itici bulduğu birisi ile problem yaşıyor ise bununla hangi yollarla, yöntemlerle başa çıkıyor? Saldırıyı mı , kaçmayı mı seçiyor, görmezden mi geliyor? Bu itici kişi ile ilişkisini nasıl sürdürüyor? Ona karşı ara ara nazik davrandığı da oluyor mu, o itici kişi ile nezaketle iletişim kurduğunda ondan nasıl bir tepki alıyor? .
Hasta ile hekim arasında bu şekilde bir iletişim başladığında hem ben hastamı tanırım, zorluklar karşısında tavrını bilirim, tavır değişikliklerine açık mı gözlemlerim ve aynı zamanda hastam da kendisi ile ilgili yaşamın içinde farkına varmadan yaptığı davranışları, izlediği yolları bu sefer farkındalıkla gözlemler. .
En başından bu şekilde yaklaşırsak hastaya o da kendini daha fazla güvende hisseder ve önerilere daha açık bir kalple yaklaşır. Yoksa hastaya ömür boyu onun yanında olacak bir ‘’HASTALIK’’ tanısı koyup, bu hastalığın belki de eklemlerinin şeklini bozacağı gerçeği, organlarını dahi etkileyebilecek bir hastalığı olduğu endişesi, bir sürü ilaç ve bir sürü yan etki kabusu ile baş başa bırakmış oluruz. .
Bunlar yanlış mı? Elbette ki değil, Romatoid Artrit ilaçla, ameliyatla, radyasyonla, ozonla, zerdeçalla vücudundan çekip gidecek bir virüs ya da bakteri değil. Hasta yaşadığı sürece onun yanı başında, hep onunla olacak bir parçası, yani hastamızı bütünleyen bir parça, onu reddetmek, yok saymak onu yok etmeyecek. Bedenindeki durum çok sevimli görünmese bile ona ait, onun parçası o yüzden bu tarz hastalıklarda (aslına bakarsanız her hastalıkta) mevcut durumla yüzleşmek, onu görmek, kabullenmek, ‘ne yaparsam, nasıl davranırsam, hangi adımları atarsam bedenim bir bütün olarak (aklım ve kalbimle birlikte) iyi olma halini yakalayabilir’ yaklaşımı için hastamızla çalışmak gerekir. Burada kabullenmekten kastım kaderine razı olmak değil, olanı olduğu gibi kabul edip nasıl en iyi halini oluşturabilirim diye araştıran bir zihin inşa etmek.
Bu şekilde ilerlersek, hastamız bir bütün olarak iyi olmak için hastalığın kendisinden beklentilerini bilirse, bedeninden gelen duyumlara sağır olmazsa, o ihtiyaçları karşıladığında nasıl da iyi olabildiğini fark eder ve tedavi sürecine daha sıkı sarılır. İlaçları ona yan etki yapsa bile (ilacı kesmeyi gerektirmeyen, bulantı, ağızda metalik tat, hafif barsak problemleri vs) bu ilaçların ona ve bedeninin bir parçası olan hastalığına iyi olma yolculuklarında yardımcı ve destek olduğunun farkındalığı ile ilaçlarını düzenli alır, egzersizini yapar, beslenmesine dikkat eder, sigarayı bırakır, bedenini toksik etmenlerden arındırırken kim bilir belki zihnini de toksik düşüncelerden arındırmayı öğrenir. (beslenme ve sigara ile ilgili daha sonra mutlaka yazılarım olacak)

