Site icon Dr. GÜNAY ŞAHİN DALGIÇ Romatoloji Uzman

HASTALIĞIMI SEVİYORUM

Kabullenmek

     Adı hastalık olan bir şeyi sevmek nasıl mümkün olabilir? Danışanlarımla kurduğum iletişimde sık sık adı ne olursa olsun (romatoid artrit, ankilozan spondilit, sedef romatizması, takayasu, meme kanseri, diyabet yüzlerce örnek yazılabilir) hastalıklarının onların bir parçası olduğunu söyler ya da anımsatırım. Ancak bu aşamaya gelmeden önce de bedensel farkındalık çalışması yaparım. Bedenini tanıyor mu, beden parçaları ile ilişkisi ne, beğendiği, beğenmediği yerler, neleri değiştirmek isterdi gibi çokça soru ile bedeni ile nasıl bir ilişkisi var anlamaya çalışırım. Sonra bedeninin, özellikle de beğenmediğini, değiştirmek istediğini söylediği parçalarının ona, yaşamına nasıl bir hizmet sunduğunu görmesi için farkındalık çalışması yaparım. Göz rengini beğenmeyen, gözlerim küçük ve biçimsiz diyen birine hadi kapat gözlerini ve bu odada yürü bakalım derim. Sonra aynı şeyi gözleri açıkken deneyimletirim.

     Bu şekilde aslında beğenmediğini sandığı ama 7/24 ona hizmet sunan üstelik te ücret, ödül, aferin almayan gözleri ile bağ kurmuş olur. Tek tek ve bir bütün olarak bedenini tanıması, onun gereksinimlerini fark edebilmesi iyileşme yolculuğunda danışanımın her zaman işine yarayan bir ilaç olmaktadır. Üstelik öyle bir ilaç ki yan etkisi olmadığı gibi bir de bedava. Hatta üstüne ek kazanımlarımız da oluyor. O zamana kadar hissetmediğimiz kendi bedenimizin içinde onunla uyumlanarak bulunma hali de cebimizde kar olarak kalıyor.

     Tüm bunlar hastalığı sevmeyi nasıl sağlayacak? Dediğim gibi hastalığın adının bir önemi yok, bedenimizdeki bu durum hep bizimle kalacak bir yol arkadaşı ya da sonraki durakta inecek bir yolcu da olabilir. Safra kesesinde taş olan bir insan ameliyat olup kesesi alındığında bir daha kolesistit olmaz. Yani safra kesesinin duvarı iltihaplanıp, ödemlenip ağrı, sarılık, ateş vb şeyler yapmaz. Ama safra kesesi alındıktan sonra uygun beslenme tarzını benimsemez ise sürekli hazım problemi yaşayan bir insana da dönüşebilir. Hiç görmediğimiz, varlığının farkında olmadığımız safra kesemiz bile gidince bedenimizde ne çok değişiklik oluyor. En başından bedeni ve ondan gelen sinyalleri fark edebilsek sonrasında bedenimizin çığlık çığlığa kendini fark ettirmesi gerekmez.

     Bir Ankilozan Spondilit hastasına kulak verelim. Evet ben Ankilozan Spondilit hastasıyım ve evet sabahları tutuk uyanıyorum, belim kalçam sırtım ağrıyor ama hareket edince uygun egzersizleri yapınca çok daha iyi hissediyorum, bedenim benden düzenli egzersiz istiyor, her ihtiyaç hissettiğinde iltihap giderici ilacımı almamı, düzenli kullanmam gereken ilaçlarımı aksatmamamı, kontrollerime düzenli gitmemi, kilo almamamı, sigara içmememi istiyor. Ben bedenimle uyumlandığımda hastalığım da benimle uyumlanıyor ve iyi oluyorum. Bunları her zaman en doğru şekilde yapamıyor olabilirim ama aklım, kalbim ve kulağım bedenimden gelen seslere açık ve onun çaresizce çığlık atmasını, kendini değersiz, önemsiz, anlamsız hissetmesini istemiyorum ve elimden geleni yapıyorum. Bedenimi, mevcut halini, bedenimin bir parçası, benim bir parçam olan hastalığımı seviyorum. Onun gereksinimlerini karşıladığımda, oda benim gereksinimlerime saygı gösteriyor. Tiyatroya gidip oyunu keyifle izleyip tutulmadan kalkıp evime gidebiliyorum çünkü ara verildiğinde kalkıp yürüyorum o anın ve çevrenin olanak sunduğu bedensel pratiklerimi yapıyorum ve ikinci perdeyi de keyifle izleyip aklımda, kalbimde ve ağzımda o keyif tadıyla evime dönebiliyorum.

     Masal gibi mi geldi. Oysaki bu farkındalıklı davranış modelini hekim olarak bizler her geldiğinde danışanımızla pratik yaparak deneyimlesek (çünkü beraber deneyimlerse hekim, hem danışanın kazanımı artar ve pekişir hem hekim de şifalanır) bir zaman sonra bu alışkanlık haline gelir ve zorlamadan, sıkışmadan, yaşamın akışı içerisinde yapmaya başlar.

Exit mobile version