Diyelim ki hastasın, etrafında sana yardım eden kimse yok, ilaçlarına erişimin yok, bu sabah çok ağrılı ve tutuk uyandın, kemoterapin değişti ilkine yanıt alınmadı ve yeni kemoterapinin ilk günü ve yalnız gideceksin, taksi paran yok ve otobüse binmen gerekiyor, akciğerlerin çok hasta nefes alıp verirken eziyet çekiyorsun, birine borcun var ve son ödeme günün geldi ama paran yok, en sevdiğin en kıymetlin gitti ve daha dün gömdün onu kalbin yasla, kederle dolu, eve dönerken bir kazaya şahit oldun motosikletteki genç insan gözünün önünde öldü, dünyadaki en kötü senaryoları sıralasam sayfalar yetmez ve sadece en kötüler için bile yetmez bırakın sadece kötü olanları.
Bu sabah kızının sesi ile uyandın, ama aslında dün egzersiz yapmadığın için tutuksun, kızın günaydın dedi sana, içerden çayın kokusu geldi, kalktın yüzünü yıkadın, hala ağrın var, kedin gelip bacağına sürtündü, mırladı. Dişini fırçalarken baktın evet ağrı var hala, sağ omzun birkaç gündür çok zorluyor seni sol eline aldın diş fırçanı biraz zor oldu ama oldu. Üstünü değiştirdin ve çocuğunun odasına baktın pijamaları yerde bir an seslenmeyi düşündün toplasın diye hala tutuk sırtın çünkü ama kıyamadın gidip yerden alıp katladın. Tekrar banyoya gidip ruj sürdün ve parfümünü sıktın. Eşin seslendi ‘iki lokma yiyip öyle çıkalım tost yaptım’ diye. Gidip oturdun sofraya yedin tostu ve çayını içtin sanki çay biraz soğumuştu. Sofrayı eşinle topladın bulaşıkları makineye doldurdun, çantana baktın telefon, anahtar, cüzdan orda ve evden çıkıp arabaya bindin. İşindesin artık, ağrı var hala ama mecbur çalışılacak geçtin masana oturdun.
Dünyanın en kötü senaryosu ya da bir Ankilozan Spondilit hastasının bir güne başlama senaryosu hiç fark etmez. Ne kadar çok şeyi atladığımızı, ıskaladığımızı, fark etmediğimizi, hayat devam ederken kendi acılarımız, sıkıntılarımız, dert, tasa, zorluklarımız tarafından esir alınıp kendi hayatımızı es geçtiğimizi göstermek istedim.
Seni uyandıran kızının sesini, o sesin sende uyandırdıklarını, dişlerini, saçını, kedini, kıyafetlerini, çayını, tostunu, rujunu, parfümünü, yolu, yolculuğu, havadaki kuşu, yol kenarındaki ağaçları hepsini kaçırdın. İş yerinde ve hatta masanda otururken bile yapabileceğin egzersizi kaçırdın. Kendini, bedenini, ihtiyaçlarını, iyi olma fırsatını, gülümseme fırsatını kaçırdın.
Her sabah yataktan daha çıkmadan ve hatta henüz gözünü açmadan içerden ya da dışardan bir gülümseme armağan et kendine. İyi bir gün dile tüm içtenliğinle, her acının, sıkıntının bir sonu olduğunu mutlaka biteceğini anımsat.
Yaşamı zaman zaman bir çorbaya benzetirim. Annemiz içine birçok malzeme koymuş. Bu malzemelerden bazılarını çok seviyoruz, bazıları fena değil, bazıları idare eder, bazılarını sevmiyoruz, bazılarını ise asla yemek istemiyoruz. Kaşığımızı daldırdığımız her sefer malzemeler eşit şekilde dolmuyor kaşığa. Bazen yediğimizi beğeniyor bazen beğenmiyoruz, bazen bayılıyor bazen kusuyoruz. Yaşam böyle bir şey işte. Beğenmedin mi yemeğini değiştirmek mi istiyorsun bak bakalım elinde hangi malzemeler var ve bu malzemeleri hangi oranlarda katarsan yemeğin çok lezzetli olur. Denedin ve baktın tadına pek olmamış, o zaman yeniden yap.
