Duygularımız bizi tamamlayan, bize anlam yükleyen, davranışlarımızı yönlendiren, bizi biz yapan parçamız. Gerçekten bu böyle mi? Yoksa duygularımız bizi esir alan, her davranışımızı, her düşüncemizi kontrol eden bizi bize bırakmayan parçamız mı? Duygularımız biz miyiz yoksa biz duygularımız mı olmaya çabalıyoruz? Duygularımız bedenimizi, eğer varsa bir hastalığımız onu nasıl etkiliyor?
Duygular elbette sihirli bir değnek dokunuşu ile yoktan var olmuyor, yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz, biriktirdiklerimiz, bize dikte edilenler, isteyerek ya da istemeden zihnimizde olan inanç sistemleri, ahlak anlayışı, toplumsal gelenekler, yaşadığımız toplumdan bize yansıyanlar, içinde büyüdüğümüz aile, yakın arkadaşlar daha aklınıza ne gelirse tüm bu birikimler bir araya gelerek mi duygularımızı oluşturuyor?
Düşünelim bakalım en son ne zaman yoğun bir duygu hissettik, duygunun adının ne olduğu önemli değil. Duygularımız bizde iyi, rahatlatıcı bir iç hal ya da kötü, rahatsız edici bir iç hal oluşturur. Genelde hafızamız ‘bir bak bakalım en son yoğun bir şekilde hangi duyguyu hissettin’ diye sorulduğunda özenle ve titizlikle gider ve o rahatsız edici duygu anını bulur.
Bizim zihnimiz hangi tür duygu buldu ise şimdi o ana gidelim, o duygu nasıl geldi, ne oldu da gelip içimize yerleşti hatta kapladı. Bunu açık bir kalple yaparsak yani o ana dışarıdan, objektif, tarafsız bir gözlemci olarak bakabilir isek o duyguyu kalbimize yerleştiren, onu besleyen kaynağı buluruz.
Bu kaynak kendi senaryolarımız. Evet, evet kendi senaryolarımız. Nasıl mı? Örnekle anlatayım. İş yerinde bir çalışma arkadaşımız var ve onu ne zaman görsek içimizde olumsuz, rahatsızlık verici bir duygu oluşuyor. Çünkü geçmişte patronumuza, iş verenimize bir hatamızı söyledi ve işveren de bizi azarladı. O kötü biri ve hakkında iyi hissedilmeyi hak etmiyor. Kıskanç, kötü kalpli, bizim yerimizde gözü var, bizi hedef almış ve hep bizim kötülüğümüz için çalışıyor. Gerçekten mi? Bu kişinin yaşam amacı bizi kötü bir duruma sokmak mı? Bu kişiyi o iş yerinde seven, ondan hoşlanan, iyi bir insan olduğunu söyleyen kimse yok mu?
Başa dönüyorum senaryolar. Bu kişinin asıl niyetini, amacını, arzusunu bilmiyoruz. Sizin yaptığınız yanlışı iş verene söyleme konumuna hangi koşullarda geldiğini bilmiyoruz. Sadece olayı biliyoruz, boşlukları zihnimiz dolduruyor ve senaryonun en son halini gerçeklik kabul edip bununla eşleşen duyguyu kalbimize yerleştiriyoruz.
Duygular hastalıklarımıza ne yapıyor olabilir? Mevcut hastalığın adı ne olursa olsun bu durum sadece kötü, olumsuz, rahatsızlık verici duygularla (korku, endişe, panik, nefret, umutsuzluk gibi) eşleşmiş ise beden, zihin ve kalp iyi olma yolunda aynı hizaya gelemez ve yolda kararlılıkla yürüyemez. Elbette ki hadi hemen duygumuzu değiştirelim ve iyi olalım demiyorum. Duyguyu değiştirmek için mevcut zihin yapımızı değiştirmemiz, yeniden inşa etmemiz gerekir. Düşünün 45 yaşındasınız 45 yıllık (aslında binlerce yıllık) deneyim, birikim, yargı, felsefe, inanç, alışkanlık, refleks, bilgi, davranış tek bir farkındalıkla değişecek. İçimde şu anda olumsuz bir duygu var ve bu benim ilerlememi, adım atmamı, hedefime ulaşmamı engelliyor o zaman hemen bu duyguyu beni ileri götürecek, adımlarımı destekleyecek, hedefime doğru gitmemi sağlayacak olumlu, iyi, güzel, faydalı bir duygu ile değiştireyim. Kulağa çok ta olası bir şey gibi gelmiyor. Zaten değil. Ancak duygumuzu, halimizi, aklımızdan geçen senaryoyu fark edersek evet tamam tam şu anda bu haldeyim dersek yani kendi kendimizi fark edersek anlar, dakikalar, saatler, günler, yıllar içerisinde minik minik değişiklikler olur ve kendimizi yeniden inşa edebiliriz.
Kendi halinin farkında olmak hastalıklarımızın iyileşme yolculuğuna da katkı sağlar, mevcut durumumuzu bilip, görüp aynı zamanda iyi olan, güzel olan, bize olumlu hissettiren ayrıntıları da fark edersek gerekli adımları atma gücünü de buluruz. İyileşme yoluna ve yolculuğuna odaklanmak ve o yolda kalabilmek için hem durumun farkında olup ‘evet benim şöyle bir hastalığım var ve bu nedenle şu, şu sıkıntıları yaşıyorum bu gerçek ama aynı zamanda hala bir şeyler üretebiliyorum, bahçemle ilgilenebiliyorum, en sevdiğim yemeği hala çok severek yiyebiliyorum, nefesi içime çekip o nefesle her neyi almak istiyorsam onları alıp bıraktığım her nefeste artık tutmak istemediklerimi, yüklerimi de bırakabiliyorum’ diyebilmek, sadece bu bile bizi yolda tutacaktır.
Ankara’da, muayenehanemde bütünsel tıp yaklaşımını benimsemiş bir Romatolog olarak hastalarım, danışanlarımla bu farkındalıkla çalışmak, onlara rehberlik etmek kendi belirledikleri yolda ilerlerken onlara ışık tutmak bu da beni yolumda tutan şey.
