Gerçekten öyle mi? Yani kısmetimiz niyetimizle her zaman örtüşür mü? Bir şeyi gerçekten istersek olmasına niyet edersek o gelip bizi bulur mu? Yani armut pişip ağzımıza düşer mi? Hangimizin başına gelmedi ki o gün bir şey aklımıza düşer örneğin şu arkadaşımı görsem, şunu yesem deriz ve bir mucize olur arkadaşımızı görürüz, o yemeği yapmayız ama biri getirir ve sıklıkla deriz ki keşke başka bir şey isteseydim. O başka şey gene sıklıkla emek gerektiren, zaman ve uğraşı isteyen, sabır isteyen bir şeydir. İsteriz ki emek, zaman, sabır isteyen yani gözümüzde büyüyen işler bir parmak şıklatmakla, dilemekle, niyet etmekle oluversin. Eğer istediğiniz, arzuladığınız, niyet ettiğiniz şey bu şekilde kendiliğinden olsun siz mümkünse bir şey yapmayın istiyorsanız o zaman o şey ya olmaz ya da olsa bile beklediğiniz tadı vermez bir şeyler eksik kaldı duygusu oluşur.
Bir amacınız, niyetiniz varsa ilk soru bence şu olmalı bu gerçekten benim isteğim mi, ailemin, sosyal çevremin, bugüne kadar yaşadıklarımın, bana dayatılanların, toplumsal zorlamaların önüme koyduğu ve zihnimde zaten başka seçenek, başka yol yokun dayattığı bir niyet mi? Niyet sana aitse o zaman ödeyeceğin bedeller çok ağır gelmez, yürüdüğün yolda eğer ödemen gereken bedeller var ve bunlar seni çok acıtıyorsa o zaman sor kendine bunu ben mi seçtim, yoksa dayatılana mı razı geldim.
Niyet, istek, arzu saf olarak seninse ve bunu bedenin, kalbin ve aklın beraber ortaklaşa seçti ise, odağına bu niyeti koyarsın ve o zaman senin kendi evrenin de buna odaklanır. Başlangıçta bu niyeti sana uygun görmeyen, zaten yapamaz diyen yakınların, arkadaşların (yakınlar, arkadaşlar böyle der mi demeyin sıklıkla zarar görmenizden, hayal kırıklığına uğramanızdan, incinmenizden korkarlar ve aslında sevgiyle, ilgiyle, merhametle size ve niyetinize engeller koymaya çalışırlar) bile senin odağından sapmadığını görünce farkına bile varmadan bir şekilde sana yardım etmeye başlarlar. Zaman sana uyumlanır, mekanlar sana uyumlanır, yakınındakiler ve hatta hiç tanımadığın kişiler bile uyumlanır ve niyetin gerçekleşir. Ama tüm bunlar için olmazsa olmaz kural bu gerçekten senin niyetin olmalı.
Aynı gerçeklik hastalıklarımız ve onların iyi olma, şifalanma süreci için de geçerlidir. Hastalığımızı düşman görür, onunla savaşır, onu yok etmeye çalışırsak doğal olarak benzer şekilde karşılık alırız. Çünkü biz nasılsak hastalığımız da öyle. Yani biz düşman gördüğümüz, kötü diye tanımladığımız, yok olsun diye uğraştığımız bir durumda ne yapıyorsak hastalığımız da aynını bize yapacak. Hasta olma halinden iyi olma haline evrilmek istiyorsak evrim yasasını uygulayacağız. Yani uyum yasası, doğayla, içinde bulunduğu ortamla, koşullarla uyum sağlayan türler hayatta kalırken uyum sağlayamayan türler yok oluyor bunu biliyoruz. İşte bu bilgiden gelen güçle uyum sağlayacağız. Hastalığımız bedenimizin neresini nasıl etkiliyor fark edeceğiz ve bunu dengelemek için ne yapmamız gerektiğini bulmaya çalışacağız. Düşüp ayağımızı kırsak alçı içindeki ayağımızdan nefret mi ediyoruz, onu kestirip attırmaya mı çalışıyoruz, hayır. Üstüne basmıyoruz, dinlenirken biraz yukarıda tutuyoruz ki şişmesin ve alçı içinde sıkışmasın, konforlu bir alanda güzelce iyileşsin diye uğraşıyoruz. Hatta o kırık alan iyileştiğinde oluşan tamir dokusu orijinal kemikten daha sağlam olduğu için aynı yerden kemik tekrar pek kırılmaz. Mevcut hastalığımız adı ne olursa olsun ona ilgiyle, şefkatle, sevgiyle yaklaşıp gereksinimlerini karşılasak, iyileşmesi için elimizden gelenin en iyisini yapsak son halimiz belki de o hastalık gelmeden önceki ilk halimizden de daha iyi daha az kırılgan olabilir miydi?
Eğer niyetin en saf hali ile, en yargısız en çıkarsız hali ile iyi olmak, şifalanmak olur ise o zaman bedenin, kalbin ve aklın buna odaklanır ve elinden gelenin en iyisini yapar. Sonuç eminim ki olabilecek en iyi versiyonuna ulaşmak olacaktır.
